muhsinyener

19/10/2009

muhterem

Bugünkü yazımı izninizle bir ince siteme ayırıyorum.

Bir şeyler yapalım diyenlerin sayısı ne kadar çoğalıyorsa, umutla ve hevesle yola çıkan dostlarımıza “bırak bu işleri kendi cebine bak, kendi işine bak” diyerek, yola çıkanları yollarından alıkoymaya çalışanlarında sayısı artıyor. Bu tür olumsuz düşünen insanlara “gölge etmeyin yeter” deyip geçmek pek kolay olmasa da, yinede yılmadan devam etmemiz gerekiyor. Bir kenarada oturup ahkam kesmek kolay geliyor. Birisi bir iş için kollarını sıvamışsa, kolay gelsin demek yerine bırak bu işleri demek kolay geliyor. Bir yılgınlık var yaşayanlarda, her şeye şüpheyle bakılıyor. Aslında herkes kendince haklı, yıllardır bir şeyler yapalım diyenlerden bir daha ses seda çıkmamış, şimdide haklı olarak “bunlarda bir süre hoplarlar zıplarlar, onlarda çekilirler” diyorlar. Oysa diğerlerinin çekilmesinin en büyük sebeplerinden birisi karşı tarafın bu vurdum duymaz belden aşağıya yazıları ve aslı astarı olmayan eleştirisel yaklaşımlarıydı. Kimse ateşe atlasın demiyoruz, herkes kendi derdini bırakıp ilçenin sorunlarıyla ilgilensin demiyoruz, sadece gölge etmeyin, taş koymayın, bir şeyler yapmak için çırpınanları bezdirmeyin yeter, diyoruz  Ama gördüğüm şudur ki; ne küfürlere, hakaretlere, nede tehditlere hiçbir zaman boyun eğmez muhterem Aklına ve vicdanına yatmayan hiçbir konuyu köşe yazısısına taşımaz Kendisinin zarar göreceğini bildiği halde, çoğu zaman en tepedekilere sitemlerle dolu sözleri yazdı  Peki sonunda ne oldu?  Kuşçusu,finosu,akbaba misali tepesinde dönmeye başladı muhterem!in Ama artık düşünmenizin zamanı gelmedi mi? Bazı konularda şunu da bir yazsan  deyip fikir  verenlerin, işin rengi  değişince süt dökmüş kediye dönerek, muhterem’i yapayalnız bıraktıkları çok olmuştur. Ama toplum yararına olan işlerde bir suçlu aranıyorsa “biz olalım yeter ki sorun çözülsün” diyen bir Torbalı sevdalısı muhterem yalnız kaldı evet  Bazı değerler kaybedilmeden anlaşılmaz, Sus pus olmuş bir basın, çiçek böcek yazılarıyla dolu köşeler istemiyorsanız, bir şeylerin değişmesine katkınız olsun istiyorsanız. Elinizdeki gazeteyi evinize götürünüz eşinizin de okumasını sağlayınız. Bu bile gazetemize verdiğiniz önemi göstermesi açısından bir başlangıç olacaktır.Biz çaresiz değiliz Çaresiz olan mayınlı tarlaya sürüldüğünü anlamayan ”  bundan böyle benim hakkımda ne yazılır çizilirse yanıt vermiyorum kim ne yazdıysa  yazıyorsa onlar ve arkadaşları benden uzak dursun allaha emanet olun

Bir fıkra anlayan anlar

300  ALTINLIK KEKLIK
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar
Çarşısı'nı geziyormuş. Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli,
eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar. Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.
Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın"
yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha
var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır...
"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar
1 altın, bu 300 altın?"Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor,
Otmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun
etrafına doluşuyor" diyor....."Tabii bu arada avcılar da o etrafa
doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.
"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..."
Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.
Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi"
diye dövünürken;Padişah gürlüyor:
 
" BU KENDİ SOYUNA İHANET EDEN BİR KEKLİKTİR... BUNUN AKİBETİ ER VEYA GEÇ BUDUR."
 
  KISSADAN HİSSE...Bilmem anlaşıldı mı..!!!

19/10/2009

ALLAHA EMANET OLUN

    Toplumumuzda öyle gizli kalmış değerlerimiz var ki adeta hazineler gibi. Geçmişi, yaşamı kaleme alarak günümüz insanına yön vermeye çalışan Torbalı sevdalısı  değerli okurlarımızdan mail yolu ile aldığım ve çok okumaya değer bulduğum yazılarını onların da müsaadelerini alarak köşeme taşıyordum. Aslında bu değerli hazineler, masaların çekmecelerinde, bilgisayarların kasalarında kalmamalı, bu fikirlerden ve yaşanmış öykülerden günümüz insanının bilhassa gençlerimizin ders çıkarması gerektiği düşüncesindeyimdim ama baktımki en yakın arkadaşlarım  saldırıyor belden aşağı hemde utanmadan arlanmadan bana ve dostlarıma yazan  ve yazmaya çalışanlar onların mutlu olması için yazılarıma ara veriyorum kınana yaksınlar evet. Gazeteci irfan uysal seni beğenmezdik gazeteciliğini küçümserdik ama bu günlerde senin gazeteciğini özledik bak dünden bugüne  Nerden geldik nereye gidiyoruz eskiden düşmalıklarda güzeldi mertliklerde  güzeldi kimse kimseye belden aşaya vurmazdı şimdi öylemi yoruldum gazeteci irfan uysal nedir  bu günlerde değişen sen yılların gazetecisi Torbalının ilk gazetecilerinden birisin söylermisin bana  ne değişti bugün böyle oldu. Gazeteci irfan uysal Türküm Türkçüyüm Atatürkçüyüm dememden rahatsız  olan çirkef çirkin adamlarla mücadele etmekten yoruldum.Bunlara çanak tutanlardan yoruldum Tanıyın bunları tanıyın çiyanları engerekleri tanıyın demekten yoruldum Dilimde tüy bitti kalemim tükendi yoruldum  bunları tanıtmaktan yazmaktan yoruldum Bunlar bir yerde biterse ne ala, bitmezse yaman halimiz.. Eskiden daha mı güzeldi herşey dedim ya düşmanlıklarda güzeldi dostluklarda şu kısacık ömrümüzde kalp kırmaya iş bozmaya değermi belden aşağı yazılar yazanlara çanak tutan basın internet sayfaları  üredikçe ve böyle giderse bu dünyanın sonu en önemlisi Torbalının gençlerinin aydınlık yüzleri karanlıkta kalması  yaklaşmış demektir. Benim ilkem bu zamana kadar kimsenin yüzüne bakamayacağım yazıyı yazmamak sözü söylememek oldu bugüne kadar yarında ayni olacak kişilerle şahıslarla aileleleri ile ilgi yazı yazmak benim düşünceme ters bugüne kadar yazmadım bundan sonrada olumsuz yazmam olumsuz yazmak benim hayat felsefeme düşünceme  ters.Aslında Mevlana hazretlerinin vasiyetini kendime örnek almış bir insanım  ama yanlış yaptığım yerler var mevlana aptal ve cahil insanlarla oturup kalkma istişarede(Bilgi paylaşımı) bulunma yarın seni kendi ayarında hisseder seninle alay eder demiyormuydu bunlara yardım et yardımcı ol lakin istişarete bulunma ben nasıl senin sözünü tutmadım ya Hazreti Mevlana senden af diliyorum .Yaşım 51  üç kalp krızi iki anjiyo birinde stent takıldı  sonunda by pas  oldum yoruldum. “Yaza yaza tanıtamadım sizlere bunları ya biraz da buna bozuluyorum “bir yandan onun için yazmaya ve yazılarıma ara veriyorum dileyen arkadaşlarım benden izin alarak  internet sayfamdan blog sayfamdan dilediği yazımı alır sayfasına taşır benim yazılarım bundan sonra blog sayfamda dileyen ordan okur dediğim gibi dileyen alır dergisine koyar internet google arama modundan muhsin yener yazarlarsa  beni izleyebilirler  okuyabilir dergilerinde gazetelerinde yayınlamak isteyenlerde tabiki benim izinimi alarak yayınlaya bilir izinsiz yazılarımı yayınlamalarını istemiyorum işte böyle gazeteci irfan  "iki satırlık insanları musallat ettik ömrümüze kendimizi yorduk  Ve bundan sonraki hayatımda   insanlarla olan ilişkimi tekrar gözden geçirmemi gerekterdiğinine inanıyorum şu bir gerçek ki arkadaş olarak (dikkat ederseniz arkadaş olarak diyorum DOST kelimesini kullanmıyorum) arkadaş bildiklerim hepsi benim olgunlaşmamı? sağladı.”Hepsine yüreğime geldikleri için teşekkür ederim. Ve bunlardan bazıları yüreğimde hiçbir iz bırakmadan çıktıkları içinde ayrıca teşekkür  ederim”Kalanlar dostumdur).. ve bazı insanların kendisi ve arkadaşları benden uzak durmasını istiyorum ben kendime mert düşman arıyorum   Bundan böyle benim hakkımda ne yazılır çizilirse yanıt vermiyorum kim ne yazdıysa  yazıyorsa onlar ve arkadaşları benden uzak dursun allaha emanet olun

Not:Dostlar eğer bir memlekette, namus sahipleri de en az kötü insanlar, fesatçılar kadar sabırlı olmazsa, o memleket mutlaka batar bunu unutmayın

 

 

muhsin yener’in izni ile blog sayfasından alıntıdır.

muhsin yener

13/10/2009

TÜRKÜM TÜRKÇÜYÜM ATATÜRKÇÜYÜM

Benim Muhsin Yener olarak Atatürk Milliyetçisi olduğumu ve bu özelliğimden dolayı zaman zaman bazı saldırılara uğradığımı herkes biliyor. Ben Muhsin Yener olarak Türk olmaktan onur duyuyorum, şeref duyuyorum. Ben gittiğim her yerde, bulunduğum her platformda “Türküm, Türkçüyüm, Atatürkçüyüm” diyorum. Bunu rahatlıkla söyleyebilen bir karakterim var. Ben hayatımın hiçbir döneminde “ülkücüyüm” demedim, kendimi bu şekilde sınıflandırmadım. Ama her zaman ülkü sahibi bir insan olduğumu dile getirdim. Ülkü olmadan yaşam olmaz. Bir insanın elbette bir ülküsü olmalı. Benim de bir ülküm var; Atatürk’ün çizdiği milliyetçilik sınırlarının dışına çıkmadan ulusumuza sahip çıkmak ve devletimizin, milletimizin değerlerine saygılı olmak… Benim yegâne ülküm budur. Benim sahip olduğum ülküye karşı tarihsel düşmanlığı bulunanlar elbette bana saldıracaklar. Zaten onlar beni övseler, ben kendimden şüphe duyarım. Asalet soydan gelir, sonradan kazanılmaz. Benim ruhum, Kuvay-ı Milliye ruhudur. Hasan Kudayyılmaz benim için ne demişti; “Muhsin Yener, Selçuk’ta kendini tanıtırken ‘Türküm, Türkçüyüm, Atatürkçüyüm’ diyormuş…” Evet, doğru. Ben sadece Selçuk’ta değil, her zaman ve her yerde “Türküm, Türkçüyüm, Atatürkçüyüm” lafzını göğsümü gere gere söyleyebilmişimdir. Bazıları gibi adını “dönmez” koyup dönekliğin en büyüklüklerini yapanlar gibi olmam, olamam. Ben ırkçılığa da her zaman karşı olmuşumdur. Benim gönlümde ülkemin bütün değerleri harmanlanır. Ahmet Kaya’yı da dinlerim, Osman Öztunç’u da dinlerim. Zülfü Livaneli dinler hüzünlenir, Selda Bağcan dinler yumruklarımı sıkarım. Uğur Işılak’ın delikanlılığına hayran olur, Eşref Ziya Terzi’nin kadife sesine vurulurum. Necip Fazıl Kısakürek’in şiirleri beni çok etkiler. Nazım Hikmet ile memleketimden insan manzaralarına bakarım. Ali Bulaç’ın tahlillerine ne kadar değer veriyorsam, Ömer Laçiner’in bakış açısına da o kadar önem veririm. Ben vatan hainleri, bölücüler ve kan emici vampirler dışında herkesle diyalog kurarım. Zamanında benim de hatalarım olmuş olabilir. Selam verilmeyecek insanları arabama bindirmiş, sağa sola götürmüş olabilirim. İnsanları tanımak kolay değil. Kavun değil ki, dibini koklayıp kalitesi hakkında bir karar vereyim. Allah’a çok şükür ki, arabama bindirdiğim gibi zamanı gelince indirmesini de bilebilmişim. İyi ki sırdaş olmamışım. Sarımsak tarlasını iki tokada satan adamlarla daha fazla sıkı fıkı olmadığım için Allah’a şükrediyorum. Benim Torbalı Belediyesi’nde yakınımın çalıştığını ortaya koyarak bana saldıranlar, size sesleniyorum; Benim üzerimden nereye ateş etmeye çalıştığınızı bilmiyorum mu sanıyorsunuz? Benim Torbalı Belediyesi’nde sadece çalışan yakınım değil, o belediyeyi yöneten yakınım da var. Torbalı Belediye Başkanı İsmail Uygur, benim dayımın oğludur. Ben, İsmail Uygur’un halasının oğluyum. Et tırnaktan ayrılabilir mi? Benim kuzenim Belediye Başkanlığı görevini sürdürüyorsa, ben de bir akrabası olarak onu destekleyeceğim tabi. Bundan doğal ne olabilir. Dayımın oğlunun başarısı bana gurur verir. İkincisi, ben CHP’nin Torbalı’daki kurucularındanım. CHP’de İlçe Yönetim Kurulu Üyeliği, Belediye Meclis Üyesi adaylığı görevlerinde bulundum. CHP benim için kutlu bir yuva, şanlı bir ocaktır. CHP’nin Belediye Başkanı olan İsmail Uygur hem akrabam, hem partilimdir. Elbette kendisini destekleyeceğim. Bazıları gibi arabamın alt takımlarını yenilesin diye görüşlerini ve düşüncelerini benimsemediğim siyasetçilerin arkasından mı koşacağım? Altın çamura düşmekle altınlığını kaybeder mi? Değerinden bir şey eksilir mi? Beni istediğiniz kadar eleştirin, istediğiniz kadar iftira atın bana. Torbalı halkı beni de biliyor, sizleri de biliyor. Bana yapılan iftiraları hazırlayanların kimler olduğunu, gerçek planlarının ne olduğunu iyi biliyorum. Açık ve net söylüyorum; Muhsin Yener’e saldırarak İsmail Uygur’u yaralamak istiyorlar. Planları belli, amaçları açıkça ortada; İsmail Uygur’a saldırmak ve onunla ilgili hesapları uygulamaya koymak. Peki, sizler hesap yaparken bizlerin hesap yapmayacağını mı düşünüyorsunuz? Sadece sizlerin mi eli kalem tutuyor? Biz aciz insanlar değiliz. İftiralara karşı cevap verme noktasında neler yapabileceğimizi görürsünüz. Bu arada, unutmadan, Merkez Kıraathanesi’nde (Yeşil Kahve) yazı yazmaya yüreğiniz yetiyorsa beklerim. Gelin, herkes oradayken yazalım. Görsün bu millet, bu yazıları kim yazıyor ve nasıl yazıyor. Çıkın bakalım vatandaşın içine, en büyük hakem bu millettir. Kim gerçek yazar, kim çakma yazar vatandaş karar versin. Var mı yüreğiniz, hadi bakalım, hodri meydan.

muhsin yener

Arkadaşlar, eğer bir memlekette, namus sahipleri de en az kötü insanlar, fesatçılar kadar sabırlı olmazsa, o memleket mutlaka batar. Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur

5/10/2009

Kendine Düşman Kral ve Tahtakurusu

Kendine Düşman Kral ve Tahtakurusu
Bir varmış bir yokmuş... İnsafın hiç olmadığı bir ülke varmış. Bu ülkede yaşayanlar yılın bir günü tartılırlar, kim daha ağır gelirse, o kişi ülkenin kralı olurmuş. Bu yüzden orada yaşayanlar, kral olabilmek için durmadan dinlenmeden yerler içerlermiş ki şişmanlasınlar da tartıda ağır çeksinler. O ülkede cılız, kanı iliği kurumuş biri varmış. O da öbürleri gibi sürekli; "Ah bir kral olsam..." dermiş. Ama gözünde yaşı var, tasında aşı yokmuş. Ne yesin, ne içsin de şişmanlasın?

Bir gece, kulübesinde kaşınmaya başlamış. Hem keyifle kaşınır hem de acı acı düşünürmüş; "Ah, nasıl bir kral olsam..." Kemiğine yapışan derisini bir şey ısırıp duruyormuş. Adam, elini sırtına atmış, kollarına bakmış. Bir türlü bu ısıran şeyi bulamamış. "Kral olsam, kral olsam..." diye söylenirken, kulağına vızıltı gibi bir ses gelmiş.

Sıska adam, "Kim o?" diye karanlığa sormuş. Karanlıktan vızıltı, "Benim! Tahtakurusu! İki kürek kemiğinin ortasındayım." demiş. Adam, "Şöyle gel de seni göreyim..." deyince, tahtakurusu, adamın sırtından dizine gelmiş. Açlıktan hali kalmamış bir tahtakurusu, karnında bir sıkımlık kan yok. Adam, "Ne söylenip duruyorsun?" demiş. Tahtakurusu da ona, "Bütün gece vücudunda dolaştım, emecek bir damla kan bulamadım. Ya sen ne söylenip duruyorsun?" diye sormuş.

Adam, tahtakurusunu iki parmağının arasına almış, tam ezeceği sırada tahtakurusu, "Beni ezme, ben senin kral olmana yardım ederim. Sen beni besle, ben de seni beslerim. İkimiz de şişmanlarız. Sen şişmanlayınca kral olursun, ben de senin sayende yaşarım." demiş.

"Peki, ben seni nasıl besleyeyim?" diye sormuş adam. "Senin hiç düşmanın yok mu? Beni düşmanlarının yanına götür, bırak. Ben onların kanını emerim, kanlarını kuruturum. Sen de onların nesi var nesi yoksa sahiplenirsin."

Tahtakurusunun bu sözleri adamın aklına yatmış. "Ama benim düşmanım yok ki..." demiş. "Nasıl olur? Yeryüzünde her yaratığın düşmanları vardır. Senin de düşmanın vardır. Hele bir düşün bakalım..." diye üstelemiş tahtakurusu.

Adam düşünmeye başlamış: "Acaba düşmanım kim? Şu mu, bu mu, o mu, yoksa öbürü mü?"
Tahtakurusu, "Bu saydıklarının belki de hepsi senin düşmanın ama sen bilmiyorsun. En korkunç düşman, sana güler yüz gösteren sinsi düşmandır." deyince adam "Doğru" diye karşılık vermiş. Tahtakurusunu alıp bir komşu evin penceresinden içeri bırakmış. Kendisi de çullarının arasına girip uyumuş.

Ertesi gece "Ah bir kral olsam..." deyip dururken, o sesi yine duymuş ama bu seferki kalınlaşmış bir sesmiş. Bir de bakmış, tahtakurusu. Ama tombul bir tahtakurusu… "Bak, bir gecede fıstık gibi oldum, beni götür de düşmanının kanını emeyim" demiş. Adam yine komşusunun evine götürmüş tahtakurusunu. Ertesi akşam, fındık kadar irileşen tahtakurusu hantal hareketlerle adamın yanına gelmiş. "Bak, gördün mü, bana düşmanlarının kanını emdir, daha da büyürüm" demiş. Adam, "Sen şişmanlıyorsun ama bana bir şey olduğu yok" diye karşılık verince "Acele etme, çok geçmeden sen de o kadar şişmanlayacaksın ki sonunda seni kral yapmak zorunda kalacaklar" demiş tahtakurusu.

Adam, her gece tahtakurusunu komşusunun evine bırakır, ertesi gece tahtakurusu döner gelirmiş. Gelirmiş ama her seferinde biraz daha irileşerek… Tahtakurusu, fare kadar olunca, komşusu artık evinde duramaz olmuş, ailesini alıp başka bir yere gitmiş. Sıska adam da komşusundan boşalan eve taşınmış. Ağaçlarındaki meyveleri, bahçesindeki sebzeleri yemeye başlamış. Böylece kral olmak isteyen adam toplanmış, az çok kendine gelmiş. Tahtakurusu, "Benim karnım aç, bana emecek kan bul" dermiş durmadan. Adam da sürekli "Acaba benim düşmanım kim?" diye düşünürmüş. "Dün sabah filan kişi hatırımı sormadı, sakın düşmanım olmasın? Yoksa benim düşmanım falanca mı? Evet, o olacak. Çünkü hiç bana selam vermiyor! Belki de düşmanım işte şudur. Şimdiye kadar hiç bana yardım etti mi?"

Tahtakurusunu alır, her gece düşman olarak belirlediği kişinin evine salıverirmiş. Tahtakurusu kan eme eme kedi kadar, derken tavşan kadar olmuş. Bir evden içeri girdi mi kim varsa gırtlağına yapışır, kanını emer, öldürürmüş. Tahtakurusunun sahibi de ölen adamın evine, malına konarmış. Konunca da yer, içer, şişmanlarmış. Ama tahtakurusu hiç durmaz, "Bana düşmanını göster, kanını emeceğim. Benim karnım aç!" dermiş. Artık tahtakurusu azgın bir çoban köpeğine dönmüş. Kimi görse hırlar, üstüne atılırmış.

Sahibine karşı da sadık bir köpek gibiymiş, asla onun sözünden dışarı çıkmazmış. Derken tahtakurusu boğa kadar olmuş. Adam da iyice şişmanlamış. Sonunda kral seçimi için tartılma zamanı gelmiş. Herkes gibi o adam da tartılmış. Adam o kadar ağırmış ki, tartıldığı kantar çekmemiş. Ahali, "Şimdiye kadar başımıza hiç bu kadar büyük bir kral gelmedi. Tarihimizin en büyük kralı... Yaşasın Büyük Kral!" diye alkışlayarak yeni kralı saraya taşımışlar. Azgın tahtakurusu da kralın yanına kurulmuş. Gece olunca tepinmeye, bağırmaya başlamış: "Karnım aç! Kan isterim!" Kral, baş nazırını çağırmış, "Krallığımızın içinde bana düşman olanlar kimlerse, çabuk bul getir!" demiş. Baş Nazır, "Aman efendimiz, ülkenizde hiç kimse size düşman değildir. Siz zorla kral olmadınız ki... Halk istediği için kral oldunuz. Sizin düşmanınız yoktur." diye cevaplamış. Kral, "Olamaz öyle şey!" diye bağırmış, "ben bir kral olayım da benim düşmanlarım olmasın... Çabuk, bana düşmanlarımı bulup getirin!" Baş nazır bu işe şaşmış ama kralın fermanı... Bütün nazırlara, nazırlar da kendilerinden sonra gelenlere emir vermiş. Kral her seferinde "Bana düşman lazım. Çabuk düşman bulun!" diye kükrüyormuş.

Kan eme eme iyice irileşen tahtakurusu, öyle azmış ki, krala bile "Ya bana emecek kan bulursun, ya senin kanını emerim!" demeye başlamış. Kral, düşman bulamazsa, kendi canından olacakmış. Kralın düşmanı olmamak için hiç kimse evinden dışarı çıkmıyormuş artık.

Ülkede bir "Düşman Arama-Bulma" örgütü kurmuşlar. Tahtakurusuna her gün daha çok düşman gerekli olduğundan, örgüt de günden güne genişliyor, büyüyormuş. Herkes kendi canını korumak için birini "Bu, kralımızın düşmanıdır!" diye ihbar etmeye başlamış. Ama bir türlü tahtakurusunun karnı doymuyormuş. Kan emdikçe şişiyor, şiştikçe acıkıyormuş.

Kral bütün nazırları, baş nazırları, en yakınlarını bile tahtakurusuna vermiş. Sonunda "Düşman Arama-Bulma" örgütünü de tahtakurusuna yedirmiş. Tahtakurusu o kadar büyümüş ki hantal, iri vücudu, tüm ülkenin üstüne çökmüş. Çenesini açıp boğa yılanı gibi dilini krala uzatarak, "Karnım aç! Bana emecek kan bul!" demiş. Kral sağına bakmış, soluna bakmış, arkasına bakmış, önüne bakmış, kendisinden başka kimse yok. Başlamış kaçmaya. Ama nereye kadar kaçacak? Koca kral, tahtakurusunun yanında pire kadar bile kalmıyormuş. Tahtakurusu, parmağının ucundaki ağaç dalı uzunluğundaki bir kılla kralı yakalayıvermiş. Kral ağlamış, yalvarmış, tahtakurusunun önünde yere kapanmış. Ama hiçbiri para etmemiş.

"Söyle bana düşmanın kim?" diye sorduğunda kral sağ elinin işaretparmağıyla kendini işaret etmiş. Tahtakurusu da kendi kendinin düşmanı haline gelen adamı, dünyanın en büyük kralının kanını emmiş . Tarih bunun örnekleriyle doludur. şimdilerde yaşadığımız gibi Adamın birine sormuşlar: Yahu senin hiç düşmanın yok mu? Oda gayet sakin ve yumuşak ses tonuyla hayır demiş. O adama yakın bir dostu da be hey şaşkın dostum düşmanın  işte sana düşman işte sana akraba akrabanın yaptığını akrepler yapmaz. Akrabalar birbirlerini sokar oldular. Birbirlerini yok etmeye çalışıyorlar. Bu düzen böyle kurulmuş böyle gidecek. Bir gün gelecek dünyanın ömrü de bitecek. Tıpkı insanların dünyayı değiştirdikleri gibi… Sözlerimi burada bitirirken siz okurlarıma gönüller dolusu  selamlarını iletirim.

muhsin yener

5/10/2009

SİTEM

Bugün ki yazımı izninizle bir ince siteme ayırıyorum.

Bir şeyler yapalım diyenlerin sayısı ne kadar çoğalıyorsa, umutla ve hevesle yola çıkan dostlarımıza “bırak bu işleri kendi cebine bak, kendi işine bak” diyerek, yola çıkanları yollarından alıkoymaya çalışanlarında sayısı artıyor. Bu tür olumsuz düşünen insanlara “gölge etmeyin yeter” deyip geçmek pek kolay olmasa da, yinede yılmadan devam etmemiz gerekiyor. Bir kenarada oturup ahkam kesmek kolay geliyor. Birisi bir iş için kollarını sıvamışsa, kolay gelsin demek yerine bırak bu işleri demek kolay geliyor. Bir yılgınlık var ilçe içinde yaşayanlarda, her şeye şüpheyle bakılıyor. Aslında herkes kendince haklı, yıllardır bir şeyler yapalım diyenlerden bir daha ses seda çıkmamış, şimdide haklı olarak “bunlarda bir süre hoplarlar zıplarlar, onlarda çekilirler” diyorlar. Oysa diğerlerinin çekilmesinin en büyük sebeplerinden birisi bizlerin bu vurdum duymaz ve eleştirisel yaklaşımlarımızdı. Kimse ateşe atlasın demiyoruz, herkes kendi derdini bırakıp ilçenin sorunlarıyla ilgilensin demiyoruz, sadece gölge etmeyin, taş koymayın, bir şeyler yapmak için çırpınanları bezdirmeyin yeter, diyoruz. eğer bir cevabı varsa sormaya zorunluğu hissettiğimiz sorularda vardır bizde bunların yanıtları tüm halkımız gibi beklemekteyiz mustafa ezikoğlu  ben sormasam sen sormasan biz sormasak nasıl  öğrenilir doğrular sorduğun sorulardan dolayı seni kötü çocuk yerine koymak isteyenler yine senin mensubu bulunduğun partiden çıkıyordur bu seni çok üzüdüğünün farkındayım mustafacım sana mevlanın sözünle çagrıda bulunuyorum “Gel, Gel Ne Olursan Ol Yine Gel” cumhuriyet halk partili ol üyesi ol  kimse sana daha önce nerdeydin kimi destekledin diye sormaz yazdıklarının senin gibi Torbalı vatan üzerine duyarlı gençlerin buluşma noktası cumhuriyet halk partisidir senki cumhuriyet halk partili bir köşe yazarı olsan kimse sana niye yazdın bunu demez bilirlerki senin Torbalı üzerine duygulu olduğunu için ve içinden geldiği gibi yazdığın Torbalının daha iyi daha yaşanası bir Torbalı sevdalısı oldugunu bilirler.Senin sordukların bilinmesi gerekli şeyler şimdi bende soruyorum neden bunları açıklamaktan kaçıyorsunuz  ege haberi ege gazetesi  yaptığı yayınlar sayesinde ilçemizin birçok sorunu çözüme ulaştı, en azından muhataplarının konuyu ciddiye almaları ve “bu işi takip edecek bir basının varlığı” sayesinde bir çok aşama kaydedildi. Bu işler başarılırken başta  mustafa ezikoğlu kötü adam oldu… Ama gördüğüm şudur ki; ne küfürlere, hakaretlere, nede tehditlere hiçbir zaman boyun eğmez mustafa . Aklına ve vicdanına yatmayan hiçbir konuyu köşe yazısısına taşımaz Kendisinin zarar göreceğini bildiği halde, çoğu zaman en tepedekilere sitemlerle dolu sözlere ifade etti  Peki sonunda ne oldu? Görüldüğü gibi birçok sorunumuza çareler üretildi. Ama artık düşünmenizin zamanı gelmedi mi? Bazı konularda şunu da bir yazsan  deyip önümüze konu verenlerin, işin rengi değişince süt dökmüş kediye dönerek, bizleri yapayalnız bıraktıkları çok olmuştur. Ama toplum yararına olan işlerde bir suçlu aranıyorsa “biz olalım yeter ki sorun çözülsün” diyen bir mustafa ezikoğlu . Bazı değerler kaybedilmeden anlaşılmaz, ege haberi ege gazetesi yazarları ile çalışanları ile ilçemiz için bir değerdir. Sus pus olmuş bir basın, çiçek böcek yazılarıyla dolu köşeler istemiyorsanız, bir şeylerin değişmesine katkınız olsun istiyorsanız. Elinizdeki gazeteyi evinize götürünüz eşinizin de okumasını sağlayınız. Bu bile gazetemize verdiğiniz önemi göstermesi açısından bir başlangıç olacaktır. muhsin yener
« Önceki ::